Büyük Rüya Yorumcuları
ESKİ DÜNYADA BİR ÖNCÜ: ARTEMİDORUS
Bundan çok uzun zaman önce Romalı bir kahin olan Efesli Artemidorus'un rüya ve yorumu üzerinde yazdığı bir kitap, ondan sonraki bütün rüya araştırmalarında derin bir etkiye sahip olmuştur. Artemidorus, Oneiroctica adlı kitabı için malzemeyi Mısır ve Yunan uygarlıklarından almış ve onlar gibi "rüyalar ve hayallerin insanların yararına olarak verildiğini" savunmuştur. Yüzyıllar sonra Edgar Cayce de hemen aynı şeyi söylemiştir: "Bütün rüyalar, rüya görenin yararına verilmiştir." Ama Cayce bir de şunu eklemiştir: "Eğer onları doğru yorumlamayı bilirse.."
Artemidorus'un zamanında (2.yüzyılda) rüyaların tanrılardan geldiğine ve rahiplerle tedavi ediciler yerine büyücü ve kahinlerin ilgi alanına girdiğine inanılırdı. Artemidorus bir rüyayı yorumlarken gereğinden fazla basitleştirmemesi ya da keyfi davranmaması gerektiğini anlamıştı. Şöyle demişti: "Rüya kuralları genel değildir. Bu nedenle herkesi tatmin edemez. Ancak zamana ve kişiye bağlı olarak 'değişik yorumlar' söz konusu alabilir."
Artemidorus, bir insanın bir gece içinde hem iyi hem kötü rüyalar görebileceği gibi, aynı rüya içinde iyi ve kötü şeyler görebileceğini de belirtmiştir. Artemidorus bir rüyayı analiz ederken rüyaya görenin adını, mesleğini ve rüyanın hangi koşullar altında görüldüğünü de ele almıştır.
Artemidorus, Freud'un "serbest çağrışım" dediği sistemi, denebilir ki ilk kullanan kişidir. Ancak Freud için rüyanın rüya gören için anlamı önemliyken, Artemidorus için önemli olan rüyadaki görüntünün kendisi için ne demek olduğuydu. Artemidorus, tanrıların bize "içimizde olanları" görmemizde yardımcı olacaklarına inandığı için rüya tasarımını özendirdi.
Artemidorus'un rüyalara karşı tavrı olağanüstü derecede ileriydi. Önerilerinin çoğu iki bin yıl önce olduğu gibi, bugün de uygulanabilir. Oneiroctica'sı önce Freud, daha sonra Jung tarafından kaynak olarak kullanılmış ve her ikisi de kitabı takdir etmişlerdir.
ARAP TARİHÇİSİ, TEFSİR ALİMİ: İBN-İ KESİR
Tam adı İmadettin İsmail bin Ömer bin Kesir.. 1300 yılında Şam'da doğdu. 1373 yılında Şam'da vefat etti. Arap tarihçi, hadis, fıkıh ve tefsir alimidir. İbn-i Teymiyye'nin öğrencisidir. İslami konularda talebeler yetiştirdi, Şam valisi olarak görev yaptı. Başlıca eserleri şunlardır: el-İçtihad fi Talebül Cihad, 14 ciltlik tarih kitabı: el- Bidaye ve'n Nihaye, Kitabü'l Cami, Kur'an-ı Kerim'in Faziletleri, Kur'an-ı Kerim Tefsiri.
RÜYA İLMİNİ YENİDEN YAZAN ÜSTAT: SIGMUND FREUD
Sigmund Freud, rüyaları "bilinçaltına giden kral yolu" olarak tanımlamıştır.
Freud, bilinçaltının uyanık zihinlerimize kabul etmediğimiz pek çok şeyin lağım çukuru olduğunu söyleyerek Avrupa'yı dehşete düşürmüştü. Freud, baskı altına alınan anılar, sansüre uğramış ve belki de aile içi zinaya ilişkin (istekler, ilkel güdüler ve düşünceler gibi uyanıkken utanç duyabileceğimiz) düşüncelerin, bu konuları çözümlemeye çalıştığımız rüyalarla sonuçlandığına inanıyordu. Rüyayı rüya görenden ve rüya görenin zihninin rüyasından ayrılamayacağını iddia ediyordu.
Freud'un fiziki hastalık belirtileri gösteren, ama daha yakın bir muayene sonunda organik olarak hiçbir bozuklukları olmadığı anlaşılan hastaları vardı. Freud bu nedenle alışılmış klinik uygulamalarıyla bir yere varamadığını görünce, Viyanalı meslektaşı Dr. Joseph Breuer ile o zamanın geleneklerine aykırı fikirleri düşünmeye başladı. Hipnoz kullandıktan sonra ısrarlı ıstırap verici anıların hastalarının davranışlarını etkilediğine karar verdiler. Freud, pek çok fobinin baskı altındaki katlanılmaz duygulara karşı savunmalar olduğunu gördü. Baskı altında bu duygular artık sadece fiziki ya da zihinsel biçimler altında yüzeye çıkabiliyordu. Hastalarının rahatça konuşmalarına izin verdiği takdirde onların kendisini sadece nevrozlarının özgün kökenine götürmekle kalmayıp rüyalarından da söz ettiklerini ve rüyaların da yeni fikir ve anılara yol açtığını görmüştü. Freud rüyaların zihinsel ve fiziki bozukluklara neden olan gizli duygusal çatışmaları açıkladığını anladı. Bunun üzerine konvansiyonel tıbbı terk edip pek çok meslektaşınca "kör inanç" ve büyük kokan şeye (rüyaların incelenmesine) döndü.
Freud, 1897'de bir arkadaşına yazdığı mektupta şöyle diyordu: "Ayaklarımı sağlam bastığıma inandığım rüyalar konusunda yazmaya başlamak zorunluluğunu hissediyorum." Freud, sadece kendi rüyalarını değil, kendi ruhunu da incelemek zorunda kalacağını biliyordu. Acımasız bir dürüstlükle çocukluğunun en erken anılarını ve duygularını araştırdı ve "gururun mütevazı kökenleri"nin açıklamanın çok ıstırap verici olduğunu anladı. Bu yoğun öz-incelemenin (pskianaliz) sonucu, tüm davranışlarının kaynağı olarak bilinçaltını gördü. Denebilir ki Freud, bilinçaltının haritasını çizmeye kalkan ilk kişidir. Bu da kendisine diğer keşiflerinin kapısını aralamıştır.
Freud, çağdaşlarını hem dehşete düşüren hem de teşvik eden fikirler ileri sürmüştür. Bunların çoğu, onun rüyalardaki bütün sembollere cinsel bir yorum getirilmesini kabul edememişlerdir. Ancak Freud 1907'de Rüyaların Yorumu adlı klasik eserini yayımladığında rüyaların psikanalizde ve yaşamdaki önemlerini ortaya atmakla gerçek bir öncü olmuştur.
RÜYALARI KEHANET ARACI OLARAK GÖREN ÜSTAT: ALFRED ADLER
Rüya üzerine en az Fromm, Freud ve Jung kadar kafa yoran bir psikolog.. Kuramcısı olduğu bireysel psikoloji, bilinç ve bilinçdışını (bilinçaltı) bir bütün olarak görür ve bilinçsiz ya da yarı bilinçsiz yaşam addedilen rüyaya uygular. Adler'e göre uyanık durumdaki yaşamımızı üstünlük amacı belirlemektedir. Bu, rüyaları da üstünlük amacının belirlediği anlamına gelmektedir:
"Bir düş, yaşam üslubunun bir parçasıdır hep; dolayısıyla düşlerde de bireysel idealin etkinliği görülür. Gerçekten de bir düşün gereği gibi anlaşıldığına güvenmek için, bireysel idealin düşle bağlantısını açık seçik saptayabilmemiz gerekir. Bunun gibi, bir insanı iyi tanıdık mı, düşerinin karakterini de hayli kesinlikle belirleyebiliriz. Örneğin genelde tüm insanların aslında korkak sayılacağını bilir, insanlıkla ilgili bu genel bilgimize dayanarak, düşlerin büyük çoğunluğunun korku, tehlike ve sıkıntıyı konu alacağını söyleyebiliriz. Bir kimsenin yaşamının sorunlarının çözümünden kaçmak gibi bir amaç izlediğini bilirsek, onun sık sık yere yıkıldığı düşler göreceğini de kestirebiliriz. Böylesine bir düş, uyarı niteliği taşıyıp anlamı da aşağı yukarı şöyledir: Daha çok ileriye gitme, eline yenilgiden başka bir şey geçmeyecektir. İlgili kişi geleceği hakkındaki görüşünü bu gibi düşmelerle açığa vurur. İnsanların çoğu ilgi düşleri görürler."
Adler, "Rüyanın hedefinin üstünlük amacına, daha yerinde bir söyleyişle belli bir bireyi kişisel üstünlük amacına götüren yolu hazırlamaktır." görüşünü savunur. Çünkü ona göre bir insanın rüyası, her şeye egemen bu amacın ele geçirilmesi için yapılan antreman niteliğini taşımaktadır. Buna rağmen Adler, rüyanın güttüğü amacın, ne mantığa ne de gerçeğe uyum içinde dile getirilemeyeceğini düşünür. Bilir ki, insanda belli bir heyecanı, belli bir duyguyu, belli bir ruhsal havayı yaratmayı amaçlamaktadır rüya.. Ne var ki güttüğü amaç bakımından, uyanık yaşamla bu yaşamın hareket ve eylemlerinden cins değil, yalnızca derece bakımından ayrılır. Malum; ruhun yaşam sorunlarına karşı tepkisi, bireylerin yaşam şemalarına uygunluk gösterir. Yani toplumla ilişki bakımından her ne kadar böyle olsun diye çaba harcasak da önceden hazırlanmış bir çerçeveye sığmaz.
Adler, rüyaların kehanet bildirici yanını büsbütün dışlamaz. Rüyanın, rüyayı görenin karşılaştığı sorunla yaşam amacı arasında bir köprü oluşturduğu inancındadır. Çünkü rüyayı gören, rüya sırasında, sonradan üstleneceği rolü talim etmekte ve söz konusu rolün gerçeklik kazanmasına katkıda bulunmaktadır.
KADİM BİLGİLERİ RÜYA İLMİNE TAŞIYAN MİSTİK: PAUL BRUNTON
Kadim bilgeliği çağın koşullarına uyarladı. Bu husustaki mahareti sayesinde dünya çapında tanındı. Paul Brunton'un geniş araştırmaları ve incelemeleri gerçek bir bilgi hazinesidir. Pek çok eseri, "bütün insanların kararsız ruhlarını Tanrı'ya bağlayan öte aleme ait bağları sağlamlamaya" çalışmaktadır. Doğu'nun bilgelik ve geleneklerini inceleyerek insanların ihtiyacı olduğu bazı sırları aydınlığa çıkarmaktadır. Olağanüstü ile sıradan deneyimlerin tam ortasında durarak beşeri yeteneklerin şaşırtıcı durumlarını açıklamaktadır.
Paul Brunton, metafizik uykunun olguları üzerine dayandığını söyleyerek, bunu The Wisdom of the Overself adlı kitabında şöyle özetler:
"Beşeri deneyim üç temel evreden oluşur: Uyanıklık, rüya ve uyku. Bunların her biri sırasında deneyimin niteliği değişir, ama hepsinde de tümüyle zihinsel kalır. Uyuyan bir insan, uyanık durumdaki bir insandan daha az beşeri bir varlık göstermez; öyleyse uyku deneyimini ihmal edersek, doğrunun da bir bölümünü gözden uzak tutmuş oluruz."
Yine Brunton der ki:
"Bireysel kimlik duygusunun ve kişiliği oluşturan bütün düşünceler, istekler, özellikler yumağının her sabah uyanınca tazelenmiş olarak yeniden ortaya çıkması olgusu, uykunun zihinde her şeyi gerçekten yok etmediğini kanıtlar. Eğer bu olmasaydı, belli bir insan olma fikriyle uyuyup, başka biri olduğumuz fikriyle uyanabilirdik. Dolayısıyla bu gizemli evre söz konusu olduğunda şuursuzluktan söz ederken yanıldığımız açıktır."
İşte tam bu anda şok edici soru belirir, insanın içinde: Peki, madem öyle, uyku sırasında çalışmayı gerçekten bırakan nedir?
Brunton'a göre, "Bu, zihnin kendisi değil, yalnızca işleyişinin özel bir biçimidir. Bunu inkar edenler ya da bundan kuşku duyanlar, uyurgezerlik olaylarını anlatan tıp yıllıklarına başvurabilirler. Uyurgezer, gözlerini kullanmadan görür. Bu olgu, kusursuz biçimde kanıtlanmıştır, çünkü gözbebeklerinin ışığa tümüyle duyarsız kaldığı saptanmıştır. O, en tehlikeli yerlerde güvenle hareket edebilir, kolayca düşebileceği bir çatı kenarını kusursuz biçimde işleyebilir ya da uyanmadan çok kesin biçimde ve zekice herhangi bir iş görebilir. Uyurgezerler uyanık durumda gösterdiklerinden daha üstün zihinsel yetenekler gösterirler; akıl yürütme yetileri, imgelemeleri, bellekleri, iradeleri ve fizik güvenleri çok net biçimde artmıştır."
Ne ki uyurgezerin, rüya gören ya da uyandırılmış insandan farkı, kendine geldiğinde hiçbir şey hatırlamamasıdır. Duyuları ona bu konuda kesinlikle yardımcı olmaz. Uyurgezerliğin en temel özelliği budur. Peki, son derece tehlikeli yerlerden burnu dahi kanamadan dönen, hiç bilmediği yerlerde kaybolmayan uyurgezer, nasıl oluyor da yaptıklarını hatırlamıyor? Bunda son derece şaşırtıcı bir şey yok mudur?
Brunton bunu da şöyle açıklamaktadır: "Bu, ilk olarak zihnin iki evrede çalıştığı, biri şuurlu ve görünüşte normal, öbürünün şuursuz ve görünüşte anormal olduğu, ikinci olarak zihnin uyku sırasında şuursuzdan çok devinimsiz olarak nitelenmesi gerektiği; üçüncü olarak zihnin, düşüncenin sürekli bir elemi olduğunu bildiğimiz şuur evresinde bütün olanaklarını sonuna kadar kullanmadığı ve dördüncü olarak da zihin en derin bölümünün bir şeyin şuuruna bakmak için beş fizik duyuya bağımlı olmadığıdır."
Bu, yoksa zihnimizde gizlenen büyük gizemi daha yeni yeni anladığımız anlamına mı gelir?
Tarih, uyku anında çözülmüş felsefi, edebi, bilimsel ve matematik soru(n)larla doludur.
Brunton, bir adım ileride şunu söyler: "Zihnin bize şuursuz gibi görünen, ama tam tersine kendine özgü olağanüstü ve harika bir şuur taşıyan bir bölümünü var olduğudur. Bu, tanıdığımız şuurun altında bulunan bir ikinci şuurdur. Öyleyse sağlam bir metafizik, zihin sözcüğünün kullanımını, özel şuurlu düşünce evresiyle sınırlayamaz. Biri her günkü, öbürü anlaşılmaz, gizemli ve garip olan iki tür şuurun mümkün olduğunu kabul etmemiz gerekir."
EDGAR CAYCE
1877'de Kentucky'de doğan, 1945'de Virginia Beach'de hayata gözlerini yuman Edgar Cayce hipnoz ile uyutularak trans halindeyken yaptığı ve kayda alınan "okumalar"la tanınmıştır. Transta iken yaptığı teşhislerde, kimi değişik vakaların tedavisi için gerekli ilaçların nerede bulunabileceğini tarif etmiş, ayrıca astroloji, reankarnasyon ve Atlantis ile ilgili kehanetlerde bulunmuştur.
Cayce hipnoz uykusundan uyanınca hiçbir şey hatırlamıyordu. Uykudayken bu işi nasıl başardığı sorulduğunda, yaşayan herhangi bir insan beyni ile ilişki kurabildiğini, bu beyin veya beyinlerdeki bilgilerden, kendisine gelen hastaları teşhis edebildiğini, ilaçlar verebildiğini söylüyordu. Belki de bu anlarda Cayce'de bambaşka bir akıl canlanıyor ve insanlıkta dolaşan bütün bilgilerden, tıpkı bir kitaplıktan olduğu gibi yararlanıyordu. Bu işlem ışık hızıyla oluyordu. Fakat Edgar Cayce'nin durumunu bugün için açıklama imkânı yoktur.
Medyumluk yeteneği ve psişik güçleri çok küçük yaşlarda ortaya çıktı. Edgar Cayce küçükken hastalanmış komaya girmişti. Köyündeki doktor tüm çabalarına rağmen onu komadan çıkaramamış, bu haldeyken Cayce konuşmaya başlamış: "Enseme bir beyzbol topu çarptı. Özel bir yakı yapın ve enseme kuvvetlice basın. Acele edin, yoksa beyin zarının zarar görme ihtimali var" demişti. Sonra yapılacak yakının formülünü vermişti. Ailesi başka çare olmadığı için denilenleri uygular ve akşama doğru ateşi düşen Edgar, ertesi gün ayağa kalkar. Fakat komadayken söylediklerini hatırlamıyordu ve formül için isimlerini verdiği bitkilerin çoğunu tanımıyordu.
Amcasının çiftliğinde çalışmaya başlamış daha sonra Hopkinsville kitaplığında hademelik yapmıştı. Sahip olduğu yeteneği kullanmak istemeyen Cayce küçük bir fotoğrafçı dükkânı açmıştı. Çocukluk arkadaşı Al Layne felçliydi ve ayağını sürüyerek yürüyordu. Çocukluk arkadaşının yalvarmasına dayanamayan Cayce hipnoz uykusuna yatmaya razı oldu. Bu uyku sırasında arkadaşının hastalığının nedenlerini yazdırdı. Uyanınca arkadaşına yazdırdıklarının ne olduğunu dahi anlamadığını, bunun büyücülük olduğunu, ilaçları alıp kullanmamasını tavsiye eder. Ama sekiz gün sonra Al layne'in iyileştiği bütün kasabada konuşulmaya başlanınca insanlar kendisine başvurmaya başlamıştır. Önceleri "uyurken konuşuyorum diye insanları tedaviye kalkamam" diyerek direnen Cayce, sonunda bazı şartlar ile bu seanslara razı olur. Hastaları görmeyecek, para almayacak ve uyku seanslarında bir doktor hazır bulunacaktı.
Hipnoz uykusu sırasında hastalara koyduğu teşhisler o kadar isabetliydi ki buna hayret eden doktorlar aslında kendisininde doktor olduğunu fakat bu yola saptığını söylüyorlardı.
James Andrews adında bir demiryolu şirketi sahibi Cayce'a gelmişti. Seans sırasında birkaç ilaç ve bir tür adaçayı suyu kullanılması söylenmişti, formülü bulmak imkânsızdı. Gazetelere verilen ilanlardan bir sonuç çıkmayınca tekrar edilen seansların birinde Cayce, ilacın çok karmaşık formülünü yazdırdı. Bu arada şirket sahibi Andrews'e Paris'li genç bir doktordan mektup geldi. Mektubunda ilanda söz edilen adaçayı suyunu yine doktor olan babasının bulduğunu fakat elli yıldan beri yapmadığını yazıyordu. Formülü Cayce'ın yazdırdığı formül ile aynıydı.
Hekimler sendikası mahalli sekreteri John Blackburn bir komite ile bütün seansları izler ve sonunda Edgar Cayce'a resmi konsultasyon yapma izni verilir.
Cayce'ın sekiz yaşındaki oğlu oynarken bir magnezyum patlamasına sebep olur ve doktorlar bir gözünü kurtarmak için diğerini çıkarmayı önerirler. Bunu kabul etmeyen Cayce, hipnoz sırasında gözlere 15 gün süreyle tannik asit pansumanı uygulanmasını söyler. Doktorlar bunun çılgınlık olduğunu söylemesine rağmen 15 gün sonra çocuğun gözleri iyileşir.
Bir uyku seansında 4 reçete yazdırmıştı ve bunların kime uygulanacağı bilinmiyordu. Sonradan kendisine başvuracak dört hastanın reçetesini 48 saat önce yazdırmıştı.
Bir seans sırasında da "Codiron" adında bir ilaç yazdırmıştı ve ilacı yapan firmanın adresini vermişti. Telefon edildiğinde ilaç firması şaşırmıştı, "nereden duydunuz? formülü yeni bitirdik ve ismini yeni koyduk" diyorlardı.
Cayce öleceği günü ve saatini önceden haber vermişti. Çaresiz bir hastalığa tutulduğunu anlamıştı. "Akşam 5'te tamamen kurtulacağım" diyordu. Hastalığı "başka bir şey olmak"tı. Cayce öldüğü zaman ardında, 43 yıl içinde yazılan 14.000 adet ayrıntılı "steno kaydı"nı bırakmıştı. Bunların içinde onun, geleceğe yönelik bazı kehanetleri de yer almaktadır.
Günümüzde Edgar Cayce takipçisi bir çok organizasyon ve kuruluş vardır.
ON İKİ İMAM'IN ALTINCISI: İMAM CAFER-İ SADIK
Hicri 83 yılında Medine'de doğdu. Yine Hicri 148'de vefat etti. "Sadık" lakabıyla meşhur oldu. İmam Cafer b. Muhammed, Hz. Ali'nin torununun torunudur. Muhammed Bakır'ın oğlu ve Musa Kazım'ın babasıdır. On İki İmam'ın altıncısıdır. Şii öğretisine göre, 148 yılında Abbasi halifesi Mansur'un emriyle zehirlenerek öldürülmüştür.
RÜYALARIN YARARLARINI KANITLAYAN KİŞİ: CARL GUSTAV JUNG
Freud'un rüyalar üzerindeki büyük çalışması, Avrupa'da büyük bir heyecan uyandırırken, daha sonra dünyanın en büyük psikanalistleri ve düşünürleri arasına girecek bir başka adam da Zürih'te Bürghözli Hastanesi'nde asistan olmuştu. Freud gibi Jung da tıbbi ve nörolojik eğitim görmüş, ancak Krafft-Ebbing'in Psikiyatri Ders Kitabı'nı okuduktan sonra ilgi alanı olarak psikiyatriyi seçmişti.
Bürghözli Hastanesi'nde zihnin benzer veya karşıt konuları nasıl birleştirdiği, sözcük çağrışım deneyleriyle incelenmekteydi. Jung, bunu daha sonra kompleks diye tanımlayacağı "gizli dürtü"yü araştırmak için bir araç olarak kullandı. Jung, gizli kompleksleri bulmak için sözcük çağrışımını kullanmamaktaydı. Rüya serbest çağrışımında her unsur, rüya göreni şimdi bir duyguya, nevroza ya da huzursuzluğa neden olan bastırılmış veya unutulmuş olaya geri götürmekteydi. Jung, bu tekniğin rüyanın bütünlüğünü bozduğuna ve rüyayı göreni genelde rüyadan uzaklaştırdığına inanıyordu. Jung, rüyanın kendi yararları olduğuna, bilinçli kontrol altında olmadığından, rüya görenin yaşamı üzerinde derin etkiye sahip bir beyan olduğuna inanmaktaydı. Onun rüya yorumuna yaklaşımı rüyanın amacını sorgulamak ve bilinçaltının belirli bir sembolü neden seçtiğini ve rüyayı gören kişiye kendi yaşamı ve yaşamına karşı tutumu hakkında ne göstermeye çalıştığını anlamaktı. Bazı sembollerin genel veya evrensel bir anlamı olduğunu söyleyen Freud'un aksine, Jung sembollerin rüyayı görene özgü bir gücü olduğunu ve dar bir yorumla sınırlanamayacağını iddia ediyordu. Buna bir örnek vermek gerekirse; Jung bir dairenin kişiliğin bütünlüğünün sembolü olabileceğini söylemektedir. Oysa Freud daireyi veya kabı andıran her şeyi dişi cinselliğin smbolü olarak sınıflandırmıştır.
Jung, rüya göreni rüyanın en önemli parçası olarak görüyor ve yöntemlerini hastanın bireysel ihtiyaçlarını uyduruyordu. Rüyanın rüya gören için bir anlam taşıması durumunda başarılı bir yorum getirilemeyeceğini vurgulamaktaydı.
"GESTALT TERAPİ"NİN AĞABABASI: FRITZ PERLS
Calvin Hall ve Fritz Perls, rüya yorumunu psikoloji mistiğinden sıyırıp, rüya çalışmalarını herkes için kolay ve elde edilebilir yapmak istemişlerdir. Freud'cu bir analist olarak eğitim gören Perls, bir süre sonra rüyaları geçmişe bir yol olarak değil de, bütünlüğe giden bir yol olarak kullanmak istedi. Gestalt tedaviyi geliştirdi. Gestalt tedavi, rüya çalışmalarında rüyayı anlatan kişinin beden dili, yüz ifadesi ve sesi üzerinde durur. Kişi, bunu anlatırken rüyanın her parçasını yeniden yaşamaktadır. Perls, her sembol ve görüntüyü kişiliğin yabancılaşmış bir parçası olarak görmüş, bunları sadece keşfetmek değil, bütünleştirmek gerektiğine inanmıştır. Böylece bunların enerjileri yıkıcı değil, olumlu ve yardımcı olmaktır.
Gestalt tekniğine göre bir insanın kendisinin çeşitli kısımlarıyla konuşurken hareket edebilmesi için karşısına bir iskemle veya yastık yerleştirilir. Böylece her kısımla tam olarak özdeşleşebilmektedir. Hall gibi Perls de rüyalara, bize kendimiz ve yaşam konusunda nerede olduğumuzu bildiren mesajlar olarak bakmıştır. Ve bu mesajı yorumlamak yerine canlandırarak hayata geçirmenin daha önemli olduğuna inanmıştır.
"RÜYALAR YAŞAMIN KENDİSİNE GİDEN BÜYÜK YOLDUR" DİYEN BÜYÜK YORUMCU: CALVIN HALL
Calvin Hall, Fritz Perls, Erich Fromm ve Arnold Mindell gibi pek çok çağdaş rüya yorumcusu, rüyaların sadece bilinçaltını değil, yaşamın kendisine giden büyük bir yol olduğuna inanmışlardır. Bir psikolog ve rüya araştırmacısı olarak Calvin Hall, sadece hastaların değil, sağlıklı insanların da rüyalarının araştırılmasının önemli olduğuna inanmıştır. Hastane ve kliniklerde değil de, insanların evlerinde dinlediği on bin rüyaya dayanan biri kitap yazmış, burada, basit talimatları izleyebilen herkesin rüya yorumlayacağını vurgulamıştır. Jung gibi Hall de rüyaları tek tek değil, bir demet halinde incelemeyi tercih ederdi. Aynı insanın yüz rüyasının dinlediği takdirde onun kişiliğini doğru olarak teşhis edebileceğine inanırdı. Hall'ün Rüyaların Anlamı adlı kitabı, onun rüyaları bizim kendimiz ve yaşam hakkında düşündüklerimizin tam bir yansıması olarak gördüğünü gösterir. Ona göre rüyalar, "zihnin resimleri"dir ve bir resimde olduğu gibi, bir rüyadan da anlam elde edilebilinir.